Yayın Tarihi: 12 Haziran 2001
Yoksulluk ve Yoksunluk Kültürü
Prof. Dr. Umay Türkeş - GünayBir Hatırlatma:
Eflâtun'unun Mağra Örneği
Yeraltında yanlız ön kısmı aydınlık olan bir mağra düşünün. Bu mağrada çocukluklarından beri ayaklarından ve boyunlarından zincire vurulmuş bütünüyle hareketsiz yaşayan insanları gözünüzde canlandırın. Zincirlenmiş insanların bulunduğu mağra ile aydınlık arasında çok dik bir yol var. Yol boyunca kuklacıların seyircilerle aralarına koydukları ve üstünde kukla oynattıkları set gibi alçak bir duvar olsun. Bu duvarın arkasından ve üstünden geçen canlı cansız herşeyi ve hareketlerini mahpuslar arkalarındaki ateşin aydınlığı ile karşılarına vuran gölgeler olarak görüyorlar.
Bu durumda mahpuslar, gölgeleri gerçek varlıklar olarak tanımlayacaklar ve zindanın içindeki yankıları bu gölgelerin sesi zannedeceklerdir. Mapusların gördükleri gölgeleri gerçek olarak algılayacaklardır.
Bir anda bu insanların zincirlerini çözüp, bilgisizliklerine son verilse, her şeyi olduğu gibi görebilirler mi?
Mahpuslardan biri buradan kurtulsa; zorla ayağa kaldırılsa; başını çevirilip yürütülse; gözlerini ışığa kaldırsa. Bütün bu hareketler ona acı vermez mi? Gölgelerini gördüğü nesnelere gözü kamaşarak bakacak. Tanımlayamadığı nesnelere bakarken mağrada gördüğü gölgelerin daha gerçek olduğunu düşünmez mi? Ya aydınlığa doğrudan doğruya bakmaya zorlasak gözleri ağrımaz mı? Gerçek nesneleri görüp algılayabilir mi?
Gerçek dünyayı görebilmek istese bile önce gölgeleri görecek daha sonra insanları ve nesneleri algılamaya başlayacak. Daha sonra ayı, yıldızları, güneşi ve en son da gökyüzünün tamamını görebilecektir.
İşte ancak o zaman anlayabilir ki, mevsimler güneşin hareketinden kaynaklanmaktadır. Bütün görünen dünya güneşe göre şekillenmektedir. Mağrada onun ve arkadaşlarının gördükleri her şeyin asıl kaynağı güneştir. Onların gerek zannettikleri gölgeler de gerçek nesnelerin ışığın yarattığı akisleridir.
İlk yaşadığı yeri, orada öğrendiklerini, zindan arkadaşlarını hatırlayınca, haline şükretmez mi? Mağrada kalan arkadaşlarına acımaz mı?
Ya mağarada birbirlerine verdikleri ünler, unvanlar ? Gelip geçen şeyleri en iyi gören, ilk ve son geçenleri, ya da hepsini en iyi aklında tutup, gelecek şeylerin ne olabileceğini en doğru kestirenin elde ettiği kazançlar? Mağaradan kurtulan adam artık bu kazançları anlamlı bulabilir mi? O ünleri, o kazançları sağlayanları kıskanır mı? O boş hayallere dönmekten, eskiden yaşadığı gibi yaşamaktansa, fakir bir çiftçinin hizmetinde uşak olmayı ve gerçek dünyanın sıkıntılarına katlanmayı seçmez mi?
Gerçek dünyayı kavrayan kişi mağraya dönüp eski haline geri dönse, gün ışığını tanımış gözleri o karanlığa dayanabilir mi? Mahpus arakadaşlarına gördüklerini anlatsa ona gülmezler mi? Onları çözüp yukarıya götürmeye kalksa ellerinden gelse onu öldürmezler mi?
Görünen dünya mağra zindanı olsun, Mağrayı aydınlatan ateş de güneşin yeryüzüne vuran ışığı. Üst dünyaya çıkan yokuş ve yukarıda seyredilen güzellikler de, ruhun düşünceler dünyasına yükselişi olsun. Kavranan dünyanın sınırlarında "iyi' ideası vardır. İnsan onu kolay kolay göremez. Görebilmek için de dünyada iyi ve güzel ne varsa, hepsinin ondan geldiğini anlamış olmak gerekir. Görünen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada da doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış hayatında bilgece davranabilir.
Yoksulluk ve Yoksunluk KültürüProf. Dr. Umay Türkeş - Günay
20. yüzyılda üçüncü dünya ülkeleri diye isimlendirilen az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin ekonomik, sosyal ve siyâsî çözümsüzlüklerde fasit dâireye mahkûm oluşları yoksulluk ve yoksunluk kültüründen kaynaklanmaktadır.
Görünen bütün sorunlarımızın temelinde büyük ölçüde bugün ve yarın için büyük hedefleri işaret eden hayal ve rüyalarımızı yitirişimizle birlikte bilim, kültür ve sanat faaliyetlerinin hayat alanlarımızdan dışlanması yatmaktadır.
Hayat beslenme, barınma, üremeye dayalı temel yaşama fonksiyonlarına indirgenmiştir. Bilim, kültür ve sanat birikimlerinin kişilik ve ilişkilerimizde, yaşama alanlarımızda, dünyaya bakışımızda yer almaması, kişisel hayatımızda olduğu kadar ülkemizi, milletimizi ve dünyayı derinliğine kavramamızı engellemektedir. Her anlamda yeni politikalar üreterek, atılım yapmamızı; mevcut ve oluşmakta olan kaliteli yaşama alanlarına katılımımızın önünü kapatmaktadır.
Bu sebeble de kişisel hayatımızda , özel ve kamu kurumlarnın yönetiminde olduğu kadar ülkemizin yönetiminde değişen dünyaya paralel katılımcı ve öneren olamamaktayız. Hayatın her safhasında olduğu gibi uluslararası ilişkilerde de paylaşan ve birlikte üreten olmak yerine, bilgi ithal etmesine izin verilen ve başkalarının uygun gördüğü ödevleri yapmaya zorlanan, dayatmalara boyun eğen taraf durumunu benimsemiş gibi görünmekteyiz.
Eğitim ve öğrenim politikalarımız kadar çalışma ahlâkımız da yaratıcı, dirayetli ve farklı insan örneklerini dışlayıcı ve pasifize etme ana fikrini taşıdığı için temelde bilinçaltımıza işlemiş korkunun etkisiyle dayatmalara boyun eğme, tahakkümü ve çaresizliği kader gibi yorumlamak, kültürümüz içinde doğal bir kabul halini almıştır.
İnsanın maddî ve manevî olgunlaşmasında ve kültürün gelişmesinde; dinin, sanatın bütün dallarının özellikle edebiyatın çok önemli rolü vardır. Din, bilim ve sanat, insana insanı öğretir. Bütün ahlâk anlayışlarının temelinde dini inanç ve kabuller yer alır. Sanatı bilmeyen insanı da bilmez. Toplumu ve kâinatı bilimle öğreniriz, bilimle edindiğimiz bilgileri sanatla derinleştirebiliriz. Bu sebeble sanatı yaşamadığımız ve tanımadığımız zaman insanla ilgili tahlillerimiz eksik kalır.
Bilimsel gelişme, kültüre dayalı olumlu ve yapıcı bir felsefeye sahip olmadığında, ahlâki kabullere dayanmadığında bilgi insanlığın zararına da kullanılabilir.
Savaşların ve terörün alt yapısını oluşturan kültür de , her türlü silah da bilgi ile üretilmekte ve bilgi ile kullanılmaktadır. İnsanlık sağlıklı felsefeleri ve sanatta verimliliği yaşadığı dönemlerde göreceli olarak savaşsız ve huzurlu yıllar geçirmiştir.
Duygusal olgunluk derin bir kültürel altyapı geleneğine dayalı olarak gelişir. Dili iyi kullanabilen bireyler düşünce, bilgi ve duygularını ifade edebilirler. Duygusal olgunluk kazanamayan, ahlaki değerlere sahip olmayan insanlar, bilgi ve yeteneklerini diğerlerini istismar etmekte ve haklarını gaspetmekte kullanırlar.
Türkiye'de çok uzun yıllardır devam eden yoksulluk ve yoksunluklar sebebiyle bireylere düşen fedakârlık ve feragat içinde azla bile değil yokla yetinmek önceleri olumsuz şartlara dayanmak için savunma tepkisi geliştirilmiştir. "Fakirlik ayıp değil!"," Yamalı olsun ama temiz olsun!","Karnımızın içini kimse görmüyor." gibi ifadeler daha sonraları zenginliğin insanları kötüleştirdiğine dair bir anlayışa ulaşmıştır. Mahrumiyetler süreklilik kazandıkça "Yoksulluk ve Yoksunluk Kültürü" diye adlandırdığım bir çeşit alt kültür oluşturmuş ve bu kültür kurumlaşmıştır.
Bu kültür, fakir ve ezilmiş insanlarda olumlu değerlerin muhafaza edildiğini savunarak zenginliği ve rahatı red etmiştir. Türk filimlerinde piyango bileti veya miras yolu ile zengin olan kahramanın insanların çirkin yüzlerini görünce parayı kullanmadan iade etmesi, bu düşünceyi pekiştiren örneklerdendir. Çalışan, üreterek kazanan, sorumluluk sahibi, vicdanlı, dürüst, zengin insan örnekleri son elli yıllık edebiyatımızda, tiyatro eserlerimizde ve sinemamızda yer almamıştır. Bu açıdan sanat eserlerimiz incelendiğinde insanlara üretkenlikleri, yaratıcılıkları ve hayatla başa çıkabilmeleri açısından bakılmadığı çok açık olarak görülür.
Müzikte ifade bulan ve "arabesk" olarak nitelendirilen tarz " Yoksulluk ve Yoksunluk" kültürünün dışa vuran en belirgin uslûbudur. Bu tarzın ve uslûbun en önemli niteliği güvensizlik, yılgınlık ve umutsuzluktur. İnsanın bütünüyle içe dönerek çöküşünü ve hayattan vaz geçişini dile getirişidir. Çaresizlik yenilemez olarak algılanmaktadır. Tek çıkış yolu ölüm olarak algılanmakta ve algılatılmaktadır.
Türk kültürü 20. yüzyılın son yarısına kadar hiç bir dönemde iç dinamikleri açısından bu ölçüde umutsuzluğa ve yılgınlığa boyun eğmemiş ve çöküşü içinde barındırmamıştır. "Gün doğmadan neler doğar"; "Mevlâm neylerse güzel eyler" gibi pek çok özdeyiş yanında edebî eserlerde de aktarılan örneklerle en karanlık ve zor dönemlerde çıkış ve başarı için itici güç ve mücadele azmi nesilden nesile aktarmıştır. Ancak yoksulluklar ve yoksunluklar nesilden nesile aktarılarak süreklilik kazandıkça hayatla başa çıkma yöntemleri geliştirilememiş, ulaşamadıklarını red etme, öğrenmekten ve tanımaktan sakınmak içe dönüş ve yılgınlığı da beraberinde getirmiştir.
Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu; bütün maddî imkansızlılara ve her türlü yoksunluğa, yalnızlığa karşılık imanın yarattığı umutla kazanılmış inanılmaz başarı hikâyelerini içinde barındırmaktadır. Efsane ve destanların reddedildiği 20. yüzyılda Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı her çağda umudunu ve yaşama sevincini inançla birleştiren Türk milletinin yarattığı gerçek efsane ve destanlar olarak tarihe geçmiştir.
Geçen asırlarda milletimizin ortak irfanı, bilge kişileri ve halk şâirleri, bütün eserleri ile olayların olumsuza yönlenmesini, aşağılık kompleksinin kökleşmesini engellemekte fevkalâde etkili olmuşlardır. Geleneksel eserlerimizde olumsuzluklar mutlaka dile getirilmiş, çok sert eleştiriler yapılmış ancak her problemin bir değil, bin çıkışı olduğuna da mutlaka işaret edilmiştir.
Eleştiri, doğruları tesbitte ve bulmakta birinci derecede etkili bir düşünce tarzıdır. Eleştirinin dedikodudan ayrılması için içinde suçlama, küçümseme ve kişisellik barındırmadan tesbit, tahlil, yorum, çözüm ve öneri şeklinde kurumlaşması gerekmektedir. Gelecek nesillerin kullanılan ve dayatılan olmaktan çıkarılmaları eğitim ve öğretim yoluyla eleştirel düşünce yeteneklerinin geliştirilmesine bağlıdır.
Millî kültürün ve din kültürünün kabul ve değerlerininin çeşitli varyantlarına ve yetersiz yorumlarına dayanan, savunma iç güdüsüyle 1950'li yıllardan itibaren kurumlaşmaya başlayan yoksulluk ve yoksunluk kültürünün belirgin özelliklerini şöyle özetlemek mümkündür.
Ayrıştırarak ve dışlayarak kimliklendirme, ortaklıkları değerlendirmek ve geliştirmek yerine farklılıklara derin anlamlar yükleyerek tekrar tekrar bölünen alt kültürler ve kimlikler oluşturmak. Farklı veya tanınmayan olgulara ve yaşama alanlarına peşinen olumsuz anlam yüklemek; düşmanca tavır belirleyerek insanî diyaloğu, bilgi ve kültür alışverişini ortadan kaldırmak, bütünüyle yabancılaşmak; veya güç alanlarına bütünüyle teslimiyet içinde görünmeden yaşamak.
Problem veya meselelerin çözümünü tek çıkışa kilitlemek; tek çıkış dışındaki alternatifleri şiddet ve tehlike ifade eden sıfatlarla tanımlamak. Çözüm olarak dayatılanın dışındaki tercihleri zararlı, uzlaşılmaz ve tehlikeli görmek.
Değişimi gelişim ve katılımcı olarak yaşama geleneği oluşmadığı için değişimden korkmak bu sebeble de yenilikleri red etmek veya boyun eğmek. Ekonomik, sosyal ve siyâsi statülere katkıda bulunmak isteyenleri, farklı önerileri olanları, tehlikeli rakip diye nitelendirmek ve "suçlu " ilân ederek tasfiye etmek. Çeşitli alanlarda orijinal üretmeler yerine taklitle kendini sınırlamak ve tükenişle durağanlaşmak.
Denemeden, tanımadan, anlamadan, öğrenmeden kabul veya red etmek. Öğrenmeyi, tanımayı ve bilmeyi benimsemek ve temsilcisi olmak gibi algılayarak kendince doğru olanların dışındaki bilgi ve tecrübeleri yasaklamak. Fikir ve önerileri tartışmak yerine fikir ve öneri sahiplerini canavarlaştırarak düşman ilân etmek ve konuları kişiselleştirmek ve genellemek.
Yasak ve suçlu kitaplar, yazarlar ve kitleler bu anlayışın sonucudur. Kitapları ve insanları dost ve düşman gibi katagorize etmek yerine farklı nitelikler ve seçimlerle iletişim kurulabileceği anlayışına sahip olmamak. Yetişkin kimliğinin sağlıklı ve uygun seçimler kadar özel zevk ve tercihlerle şekillendiği gerçeği yerine tek boyutlu öğreti ile kalıplaşmış, bastırılmış, yaşamayan, duygularını ve düşüncelerini gizleyen insan örneklerini savunmak. Kendinden başka herkesi potansiyel suçlu, doğruları seçemez, tehlikelere karşı kendini ve yurdunu koruyamaz görmek.
Ailelerin çocuklarına: "Ben sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum." derken, söylediklerinin "Sen beceriksiz ve aptalsın, dünya ile başa çıkamazsın." anlamına geldiğini ve aslında çocuğun ve gencin kendine güvenini yok ettiklerinin farkında olmamaları buradan kaynaklanmaktadır.
Demokrasiyi savunan pek çok kişinin, devlet görevlerine geldiklerinde düne kadar içinden biri oldukları halkı, vesayet altında görerek:" O Türkiye'de olmaz, halkımız demokrasiye hazır değil." mazeretine sığınırken, bir anda kendini üstün, düne kadar içinden biri olduğu halkı ve arkadaşlarını küçük görerek hürriyetleri kısıtlama hakkını kendinde bulabilmesi, bu anlayışın bir başka uzantısıdır. Suçluyu bulmak yerine, suçları genellemek ve hayatı durağanlaştırmak.
Yoksulluk ve yoksunluk kültürünün en belirgin özelliklerinden biri de insanı ve hayatı tek boyutlu, tek yaşama alanlı, dar ve sâde algılaması ve böyle olmaya özendirmesidir. Milliyetçiliğin ırkçılıkla, solculuğun dinsizlikle, müslümanlığın gericilikle eşdeğer kabulü buradan kaynaklanmaktadır. İki faktörden biri mutlaka diğerinin karşıtı olmalıdır ve red edilmelidir. Hem müslüman, hem Türk, hem çağdaş, hem lâikliğe saygılı ve Atatürk'ü sevmek sanki mümkün değildir. Laik, çağdaş ve Atatürkçü olmak müslüman ve Türk milliyetçisi olmaya engeldir görüşü, müslüman ve Türk milliyetçiliğinin Atatürkçü, çağdaş ve lâik olmaya karşı olmalıdır anlayışının temelinde ayrıştırarak, karşıtlaştırarak, basitleştirerek, küçümseyerek ve suçlayarak kendine kimlik edinme anlayışı yatmaktadır.
Geçen yüzyılın tanımlamaları olan sağ ve sol kavramlarının temsilcilerinin ülkenin bağımsızlığı, cumhuriyet, demokrasi, millî eğitim ve dış politika gibi temel ve hayatî konularda bile ayrışmaları, sağın ve solun kendi içlerinde sürekli bölünmeleri alt kültür ve kimlikliklerin tekrar tekrar bölünmeleri ve her birinin de az veya çok taraftar toplamaları, dünyayı ve meseleleri hep kenarından yakalamaktan ve uçları genelleştirme alışkanlığından kaynaklanmaktadır.
Ailelerin ve öğretmenlerin çocuklara ve gençlere :" Sen dersini çalış, başka bir şey düşünme ve yapma!" tavsiyesi, insanı tek bir şeyi düşünmeye ve yaşamaya kilitler ; bu başarılamayınca da kendilerini çıkmaz sokakta hissetmetlerini sağlar. Halbuki insan zamanını iyi kullanarak pek çok sorumluluğu ve merakı bir arada taşıyabilir. Gerçek hayatın çeşitli yaşama alanlarında kendini geliştirmelidir.
Gelişmiş batı ülkeleri ile gelişmeyi başaramayan ülkeler arasındaki fark, eğitim ve öğretim yaklaşımlarındadır. Yoksulluk ve yoksunluk kültürü tek boyutlu, emir kulu tipi insan şekillendirirken gelişmiş ülkeler sofistike insan örnekleri şekillendirmektedirler. Çünkü hayat komplikedir. Tek boyutlu ve tek faktörlü değerlendirmelerle hayatı kavrayabilmemiz ve başarılı olabilmemiz mümkün değildir.
Batı eğitim sistemi içinde mutlaka bir müzik aleti çalmayı öğretmenin temelinde müzik yeteneğini tesbit ve geliştirmek kadar aynı anda birden fazla şeyi algılamak ve uygulamak alışkanlığını yerleştirmek yatmaktadır. Gözünüzle notaları görür, zihninizle okur, elinizle uygular, bir taraftan da ağzınızla şarkı söylerseniz. Beş faaliyeti bir arada, aynı anda yürütmüş olursunuz. Beyniniz, gözünüzü, elinizi ve ağzını kullandırırken hem notaları hem şarkı sözlerini harekete geçirir. " Sen önündeki kitaba bak!" diye bağıran öğretmenler, kendileri de maalesef bu yeteneklerden yoksundurlar.
Yoksulluk ve yoksunluk kültürünün çok partili döneme geçer geçmez, ürettiği ilk büyük çatışma Demokrat Parti - Cumhuriyet Halk Partisi çatışmasıdır. Her biri diğeri kadar örselenmiş yoksul halk kitleleri bölünerek birbirlerine en olumsuz sıfatları yükleyerek çatışmayı, dışlamayı, acıtmayı ve küçümsemeyi günlük hayatın içine taşımışlardır. Bu bölünmeyle birlikte mensubiyete dayalı dayanışma gurupları oluşmuş ve "bizden olanlara" devletin imtiyazlarından menfaat sağlama alışkanlığı başlamıştır.
Siyâset, milletin tamamına hizmet götürmek, hep beraber kalkınmak, üreterek zenginleşmek, refahı ve kaliteyi paylaşmak yerine yandaşlarını memnun ederek iktidarı elde tutan çıkar guruplarının oluşmasını sağlamıştır. Çıkar gurupları giderek kalite ve nitelik aramak ve gelişmek yerine benden olsun ne olursa olsun olsun anlayışını hâkim kılmışlardır.
Gâzi Mustafa Kemal Atatürk'ün söylediği üzere "Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesi" olması gerekirken, bu başarılamadığı için kimsesizler değişik siyâsi veya inanç gurupları oluşturarak var olmaya çalıştılar. Kimsesizlerin bir bölümü Millî Nizam'dan Fazilet'e uzanan çizgide siyasetin veya bir bölümü problemli kişilerden oluşan refaransı islâm olan ancak islâmı ve tasavvuf anlayış ve ahlâkını kavrayamamış günümüz tarikatlerinin sağladığı dayanışma ile varolmayı gelenekleştirdiler. Müslüman yaşama tarzı ve kimliği dedikleri islâmiyetin tek boyutlu, eksik, sığlaştırılmış ve daraltılmış yorumuyla ve yaşama alanlarının çeşitliliğine kapanarak birçok alt kimlikler oluşturdular. Devlet otoritesi tarafından yasaklanan ve izlenen bu anlayışlar içe kapandıkça yaratıcılılarını yitirerek yalnız tüketen ve sığlaşan kalabalıklara ulaştılar.
Bu alt kimliğin en belirgin kabullerinden biri kadın erkek ayırımıdır. Bu ayırımın bilinç altında insan bedeninden ve nesfsinden korku yatmaktadır. Kadın ile erkeğin yanlız cinsel birliktelik için bir arada olabileceği kabulu ile yaşama alanları bütünüyle ayrılmakta, bedenler katkat örtülerle saklanarak tehlikeden uzak tutulmaktadır. Bu kabulun de Allahın emri olduğu inancı ile tartışılması yasaklanmaktadır.
Ulus-devletin gerekli kıldığı ortak üst millî kimlik ve vatandaşlık bilinci ile bireysel kimliğe saygılı çağdaşlaşmayı temsil eden Türk milliyetçiliği ideolojisinin Atatürk'ün ölümünden sonra siyasetten dışlamasıyla büyük bir boşluk doğmuştur. Siyasetde Türk milliyetçilğinini temsil etmek üzere şekillenen Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkü Ocaklarının mensubları da yoksulluk ve yoksunluk kültürünün girdabında ortak millî değerler ve kimlik adına bir başka alt kültür ve alt kimlik oluşturdular. Bu hareket de yoksulluk ve yoksunluk kültürünün içe kapanık, sanatı ve gelişmiş kültürel birikimi red eden, çağdaş bilime ve teknolojiye katkıda bulunmakta temel olan eleştirel ve üretken yaklaşımı dışlayan bir yapıyı millî ve muhafazakâr kültür ve kimlik olarak nitelendirerek durağanlaştı.
Türk milliyetçiliği ideolojisinin öngördüğü bütünleşerek kalkınma, paylaşarak üretme ve kendi kültüründen kaynak alarak evrensel değerlere katılım için öncülük görevini bu siyasî hareket de başaramadı. Yoksulluk ve yoksunluk kültürü bu hareketten Millî Nizam - Fazilet çizgisine yaklaşan Büyük Birlik Partisi ve Nizam-ı Âlem gençliği adıyla kendini isimlendiren yeni bir alt kültür ve kimlik oluşturdu.
Kendilerini solcu, Atatürkçü ve laik veya sosyal demokrat diye nitelendirenler ise şeriat ve faşizim korkusuna kapılarak milliyetçiliği ırkçılıkla , müslümanlığı irtica, irticayı kıyafetle özdeştirdiler. Türk milletinin homojen kültürünü , tarihini ve geçmişini küçümseyerek Anadoluda oluştuğunu ifade ettikleri bir mozaik yapının varlığını savundular.
Her kültür gibi nevi şahsına münhasır olan Türk kültürünü iç dinamiklerine göre değerlendiren bir anlayışla tanım, tesbit ve çözüm yaklaşım geliştiremedikleri için adı konmamış ve inancı belirlenmemiş mozaik bir halkın kimliğini belirlemekte, meselelerini tanımlamakta ve anlatmakta zorlandılar ve tıkandılar.
Bu sebeble Cumhuriyet Halk Partisinin ve Demokratik Sol Partinin çözümsüz, içinde sevgi ve saygıyı barındırmayan küçümseme, suçlama şiddet ve öfke ifade eden söylemleri kendi kendisiyle kavga haline geldi. İşçi sınıfını kalıcı bir sınıf olarak kabul eden ve ideolojisini buna göre şekillendiren Komünizm ve sosyalizm, Batıdaki sanayî devriminin hızla gelişmesi, teknolojideki büyülü ilerleme ile boşluğa düştü. Emeğin ve işçinin yeniden tanımlanmasını gerekli kıldı. İşçilik artık babadan oğula geçen kalıcı bir sınıf olmaktan çıkıp insanların hayatlarının bir döneminde çalışma tarzının ismi oldu.
Bu gün CHP, ÖDP ve DSP'de temsil edilmeye çalışılan dünün söylemleri, kendilerince de somut ifadelere ulaşmamış alt kültürler yumağı ve kimlikleri halinde kendi içinde çatışmaya devam etmektedir. Bu söylemin açmazı, kendilerini ve düşüncelerini tanımlamak yerine başkalarını suçlayarak kendilerinin o olmadığını ifade etmeleridir.
Bu gün, 21. yüzyılın başında gelişmiş dünyanın sınırsız bilimsel gelişmesini ve yeni medeniyet değişimini göremeyecek ve tartışamayacak kadar içe dönük yaşamaya başladık. Yeni medeniyetin paylaşımcısı ve katılımcısı olmak yerine gelişmiş ülkelerin bizim için, iyi olduğunu söylediklerini yapmayı uyumluluk olarak tanımlıyoruz. Dersimizi çalışmak ve ödevimizi yapmak iyi çocuk olmak millî politikamız haline geldi.
12 Eylül darbesinin tarafsız diye tanımladığı tercihleri bulunmayan, dirayet , basiret ve izan kavramlarını kişiliğinde barındırmayan örnek insan tipi, dünyayı, ülkesini ve kendini tanıyıp, yüksek sesle ifade edebilen insan örneklerinin yerini aldı. Korkuların yönettiği, görünmeden yaşayan, hiç birşey söylemeden konuşabilen, veya hiç konuşmayan, görünmemek ve sorumluluk almamak için iş yapmayan ama yapar gibi görünen insan örnekleri günden güne yaygınlaştı. Milletimizi by pass eden kapalı yönetim ve görünen ama tercih, icraat ve irade ile var olamayan makam sahipleri dönemlerinde içi suç ve işkence dolu sığınaklar oluşabildi. Ekonomi çöktü.
Yoksulluk ve yoksunluk kültürünün son onbeş yılımıza damgasını vuran en tehlikeli ve acı getiren oluşumu terörle birleşen kürt kimliği oldu. Doğu ve Güney-Doğu Anadoluda güvenlik ve huzurun ortadan kalkmasında Yoksulluk ve Yoksunluk Kültürünün siyasi partilerce devlet yönetimine taşınması birinci derecede etkili olmuştur. Siyâsi partilerin mensuplarının, terör ve olumsuz inanç guruplarının dış görünüş ve kılık kıyafete kadar uzanan ve durmadan bölünerek yeni yeni alt kimlikler yaratma alışkanlığı bu kültürün sonucudur.
Büyük ölçüde Türk halk edebiyatı ürünleri ile taşınan Türk kültürünün geniş kitlelere ulaştırdığı, ahde vefa, tuz ekmek hakkı, Yaradandan ötürü bütün yaratılmışları hoş görmek gibi değerler, dert paylaşmak, kusur ve ayıpları büyütmeden örterek düzeltmek, çaresizlere hep beraber çare üretmek, hiç biri olamıyorsa sabra sığınarak olgunlaşmak ve yeniden denemek gibi ortak davranış biçimleri yerine yoksulluk ve yoksunluk kültürünün umutsuzluğu ve yılgınlığı ile "ölüm ve yoketmek" PKK ve Hizbullah'ta maalesef çare olarak yaşanmıştır.
Son yirmi yılda terör mücadelesinde ve irtica ile mücadelede devleti temsil ederek çözüm üreten kamu kurumlarının yetkilileri ve siyâsi iktidarlar, suça ve suçluya odaklanarak somut delil ve belgelerle suçu ortadan kaldırarak suçluya bağımsız yargının verdiği cezayı tavizsiz uygulama noktasında eksik ve yetersiz kalmışlardır.
Suçlar geniş halk kitlelerine mal edilmiştir. 12 Eylül mahkemeleri siyâsi hareketleri destekleyen veya desteklemeyen halk kitlelerini terörle özdeşleştirmiş ve binlerce genç, yaşlı insan hukuka ve insan haklarına aykırı bir biçimde ezilmiş, işkence görmüş ve yargılanmıştır. Yakınları da örselenmişlerdir. Terör ve İrtica ile mücadelede gerçek sorumlular etkisiz hale getirilemediği ve doğruyu bulmak ve seçmek üzere gerekli eğitim ve öğretim verilemediği için geleneksel kadın kıyafeti ve kuran kursları yasaklanarak geniş halk kitleleri vatandaşlık haklarından mahrum edilmiştir.
Bu gün terör korkusuyla sinemadan alış-veriş merkezlerine, hava alanlarından eğitim kurumlarına kadar ortak yaşama alanlarına girişlerde , güvenlik görevlisi diye tanımlanan kişilere her an bedenimize ve özel eşyalarımıza elleme hakkı verilmiştir. Her Türk vatandaşı potansiyel suçlu muamelesi görmektedir.
Her toplumda suçlu ve marjinal kişiler azınlıktadır. İyi vatandaş olmanın bütün özelliklerini taşıyan büyük çoğunluğun suçlu ve marjinal azınlık yüzünden taciz edilmesi, haklarının sürekli askıya alınması, kötü yönetim, büyük hırsızlık ve istismarlar önlemediği için milletimizin yoksulluğa ve yoksunluğa mahkum edilmesi suçluların artmasına sebeb olmaktadır.Potansiyel suçlu kabul edilen büyük kalabalıklar korku ve endişe içinde her gün umutlarını biraz daha kaybederek içe dönmekte ve bu dünyada erişemeyecekleri mutlulukları ahirette kazanmaya çalışmaktadırlar.
İslâmiyeti geleneklerimize göre yaşayanla, istismar ederek rejime zarar vermek isteyenleri ayırmak devleti temsil edenlerin görevidir. Sıradan halk bu konuda bilgi sahibi olmak ve sürekli suçsuzluğunu ispat mecburiyetinde değildir. ?eriat ve ayrılıkçı terörün yaratıcıları ve uygulayanları ile bireysel kimlik ve tercihlerin demokrasi içinde getireceği üretkenliği ayırmak da devleti temsil eden ilgili kurumların ve kişilerin görevidir.
Genellemelerle milletimizin tamamına getirilen yasaklarla oluşturulan yönetim biçimi milletimizi sığlaştırmakta ve bütünleşerek gelişecek bilim, kültür ve sanat hayatını ortadan kaldırmaktadır. Bilim, kültür ve sanat birikimi ve faaliyetleri ile zenginleşemeyen ve günden güne sığlaşan insanlarla huzurlu , güvenli ve verimli ortamlar yaratmak mümkün değildir.
Bir süre tartışılan Murat Kekili'nin " Bu akşam ölürüm" adlı şarkısı, ülkemiz gündeminde yıllardır yer almayan genç neslin kendisini çıkmaz sokakta hissedişinden doğan feryad olarak algılanmalıdır. Özellikle çocuklar ve gençlerin gerçekleştirecekleri rüyaları olmalıdır. Türkiye'nin gündeminde hak ettikleri yeri ve hizmetleri almalıdırlar. "Ben söz dinleyen bir çocuğum günümü ve geleceğimi siz plânlayın" zihniyetinden " Ben yeteneklerimi geliştiren bir bireyim, sorumluluk taşıyan bir yetişkin olarak bu günümü ve geleceğimi nasıl yaşayacağıma kendim karar vereceğim" anlayışına ulaşılmalıdır. Küçük büyük her insan saygıyı hak eder, küçükleri sevmek - büyükleri saymak diye tekrarlanan kabul yanlıştır. Çocuklar ve gençler de saygıyı hak etmektedirler.
Yoksulluk ve yoksunluk kültürünü arkada bırakarak gerçek anlamda kendi kararlarını verebilen, kendisi için doğru seçimler yapabilen yetişkin kimliği yaygınlaştığı ölçüde huzur ve güven ortamları kökleşecektir. Bilimsel keşiflerle evrensel bilime ve millî sanat ve kültürle evrensel kültüre ve sanata katkıda bulunabilmek nitelikli yetişkin vatandaşlarla mümkün olabilir. İllerimizden başlamak üzere bütün yerleşim birimlerinde bilim, spor, dans, tiyatro, konservatuar ve plastik sanatlarla ilgili eğitim ve öğretim veren kurumlarla birlikte eser ve icraları sergileme ve sunma alanlarının hayata geçirilmesi milletimizin tekrar sağlıklı kültür birikimine ulaşarak kendisini sağlıklı biçimde ifadesini sağlayacaktır.
Yaratıcı düşünceye sahip insanlara araştırma ve keşif yapabilecekleri ortamlar sağlanmalıdır. Kendini tanımlayıp zengin bir biçimde ifade edemeyen milletler, ifade edebilen milletlerce yönetilirler.
ÜSTATLARIN KALEMiNDEN'e dön
TARiH -KÜLTÜR'e dön
